Son yıllarda ilgi uyandıran keşifleriyle sıkça adını duyduğumuz Göbeklitepe, insanlığın evrimine farklı bir perspektif sunma potansiyeline sahip. İlk olarak 1963 yılında keşfedilen bu alan, Güneydoğu Anadolu’da araştırma yapan bir ekibin bulgularıyla gün yüzüne çıktı. Ancak o dönemde, buradaki büyük taşların sadece Roma dönemine veya Orta Çağ’a ait bir mezarlığa ait olduğu düşünülmüştü.
UNESCO’nun Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alan Göbeklitepe, bazıları için ilk tapınak, bazıları içinse bir laboratuvar olarak değerlendiriliyor. Ne şekilde olursa olsun, bu bölgeyle ilgili kesin olan bir gerçek var: Şimdiye kadar kabul gören tarihi bilgileri gözden geçirmeyi gerektiriyor.
Daire şeklindeki 20 yapıdan oluşan Göbeklitepe’nin sadece altı tanesi gün yüzüne çıkarılmış durumda; geri kalanlar ise hala açılmamış durumda. Yapıdaki her bir “T biçimli” sütunun ağırlığı 40-60 ton arasında değişiyor. Uzmanlar, bu ağırlıktaki sütunların ancak 1200 tonluk araçlarla kaldırılabileceğini belirtiyor.
Yapıda bulunan oymalar ve neredeyse sanat eseri niteliğindeki üç boyutlu kabartmalar, henüz çanak çömleğin veya metal aletlerin keşfedilmediği Cilalı Taş Devri‘nde böyle bir yapı ve teknolojinin nasıl kullanıldığı sorusunu sormamıza neden oluyor. Göbeklitepe, tarihle ilgili önceki bilgileri yeniden değerlendirmemizi ve insanlığın evrimini anlamamızı zorunlu kılıyor.
Göbeklitepe Dünyanın En Eski Tapınak Merkezi mi?
Göbeklitepe’nin dünyanın en eski tapınak merkezi olduğu iddiası, insanların önce yerleşik düzene geçip daha sonra inanç sistemleri oluşturdukları düşüncesini sorgulamamıza neden oluyor. Zira bu yapı inşa edildiği dönemde, insanlığın tam anlamıyla yerleşik düzene geçmediği bir zamana tekabül ediyor.
Arkeolog Klaus Schmidt’e göre, Göbeklitepe’yi inşa edenler, yeryüzündeki ilk kişiler olabilir ve bu yapı, insanların “Evren nedir, neden buradayız?” gibi temel soruları sormaya başladığı bir döneme işaret ediyor olabilir. Yaşamını yitiren dünyanın en zenginlerinden biri olan David Rockefeller ise Göbeklitepe hakkında şu ifadeleri kullanmıştı: “Bugün için dünyanın en güçlü devleti olan ABD’nin kuruluş yaşı 239’dur. Amerika kıtasının bulunması ise yaklaşık 500 yılı bulur. Oysa Türkiye Devleti’nin üzerinde bulunduğu topraklar, insanlık tarihi ile eşdeğerdir.”
Şanlıurfa-Göbeklitepe’de 1995 yılından beri devam eden arkeolojik çalışmalar, insanlık tarihi hakkında bilinenlerin gözden geçirilmesine, bilgilerin değiştirilmesine ve din tarihini sorgulamamıza neden olacak nitelikte bulgular ortaya koymaktadır. Bu antik tapınak, sadece bir yapı değil, aynı zamanda insanlığın dünya ve varlık hakkındaki temel soruları sormaya başladığı bir dönemin izlerini taşıyor gibi görünüyor.
Göbeklitepe, tarihin en eski ibadet merkezlerinden biridir ve yapılan araştırmalar, bu alanın bugünden tam 12 bin yıl önce inşa edildiğini doğrulamaktadır. Bu, Türklerin vatan toprakları üzerinde, ABD’nin kuruluşundan tam 11 bin 761 yıl, İngiltere’deki Stonehenge‘den 7 bin yıl önce, Mısır piramitlerinden ise 7 bin 500 yıl önce bir medeniyetin var olduğunu gösteriyor. Bu topraklar, insanlık tarihi boyunca neredeyse tüm medeniyetlere ev sahipliği yapmış bir bölgedir.
Göbeklitepe’nin yakınlarındaki diğer yapılar, Nevali Çori ve Çatalhöyük gibi, bu toprakların medeniyet tarihinde ne kadar kritik bir rol oynadığını bir kez daha vurgulamaktadır. Yapılan kazılarda binlerce hayvan iskeletinin bulunması ve aynı zamanda tarım yapılmış en eski buğday kalıntısının Göbeklitepe’nin yakınlarında ortaya çıkması, bu bölgenin ne amaçla kullanıldığının ötesinde, insanlık tarihine dair birçok soruya cevap verebilecek potansiyele sahip olduğunu gösteriyor. Şu anda, farklı ülkelerden birçok araştırmacı, tarihçi ve düşünür, Göbeklitepe’nin sırlarını aydınlatmak için bu muazzam tarihi alanı incelemektedir.
Araştırmacıların Bölge İle İlgili Görüşleri
Bilim ve tarih yazarı Andrew Collins‘in Göbeklitepe’ye olan ilgisi, 1990 yılında yazdığı “Meleklerin Küllerinden Günahkâr Bir Irkın Mirası” adlı kitabının hazırlık sürecinde başlamıştır. Collins, Mezopotamya’da yaşayan uzun boylu, açık tenli ve büyük ihtimalle albino bir ırk olan “Anunnaki“nin, İbranilerin “izleyici” olarak adlandırdığı ve “yıldız insanlar” olarak bilinen özel bir ırk olduğunu iddia etmektedir.
Collins, şu bilgileri paylaşıyor: “Âdem ve Havva’nın yaşadığı cennet bahçesinin Irak ile Türkiye arasında olduğuna inanılıyordu. Büyük kitapları tekrar incelediğimde bu bölgenin Türkiye’nin doğusu ile güneydoğusu arasında olduğunu fark ettim. Bu bölge, metalürjiden tarıma, hayvancılıktan şarap yapımına kadar birçok keşfin ev sahibiydi. Belki de Anunnakiler, başka bir bölgeden gelip, buradaki insanları medeniyetle tanıştırmıştı.” Collins’in bu bölgeye dair iddiaları şu şekildedir: “Kur’an’da medeniyetin Âdem ve Havva tarafından kurulduğu söylenir. Şanlıurfa’nın adı Adamna’dır, bu da ‘Âdem’in Şehri‘ anlamına gelir.”
Nuh’un gemisiyle ilgili hikâyeler, bize bu bölgeden yaklaşık 200 kilometre ilerideki Cudi Dağı’nı işaret eder. Ayrıca, Hz. İbrahim’in burada doğduğu ve Kral Nemrut‘a karşı koyduğu da bilinmektedir. Hz. İbrahim’in babası Tera’nın bir tapınak yaptırdığı yerin de Harran olduğu tahmin edilmektedir. Harran, aynı zamanda izleyici adı verilen ırkın kadim astronomik çalışmalar yaptığı bir yerdir.”
Collins, sözlerine şu şekilde devam ediyor: “Ardından MÖ 9000’lerde bir grup şaman buraya geliyor ve bu bilgiler toprağın altına itiliyor. Bu kitabı yazdığım dönemde Prof. Klaus Schmidt, Göbeklitepe kazılarına başladı. Bulunanlar benim kitapta anlattıklarımın ispatıydı.
Buradan yola çıkarak ‘Cennetin Tanrıları’ kitabını yazdım. 2002’de Diyarbakır’daki bir festivale davet edildim ve Göbeklitepe’yi ziyaret etme şansım oldu. Böylece pek çok insanın kafasındaki sorulara cevap buldum. İlki astronomi ile ilgiliydi. Tüm yapılar kuzey-kuzeybatı yönlüydü. Belli bir yıldızı arıyor gibiydiler. Bu yıldız ‘Deneb’ idi. Deneb, Kuğu takımyıldızı (Cygnus) dizilimindedir.”
Kuğu takımyıldızı, kozmik bir kuş formuna sahiptir ve Avrasya bölgesinde şahin, kartal veya akbaba gibi kuşlar kutsal kabul edilirdi. O dönemde Türkiye topraklarında yaşayan insanlar için en önemli kuş akbaba olarak kabul ediliyordu, bu nedenle bu sembolizm tercih edilmişti. Göbeklitepe’de, akbaba, yeniden doğuşun sembolü olarak görülüyordu. Aynı zamanda, kozmik gökyüzünden dünyaya olan yolculuğu da temsil ediyordu.
Ruh, dünyadaki yaşamından sonra akbaba eşliğinde tekrar kozmik kaynağa dönüyordu. Bu kuş, Göbeklitepe’deki en ünlü taş olan 43’üncü sütunda bulunuyordu. ‘W’ şeklindeki kanatları ise Kuğu takımyıldızının MÖ 9600 yılında gökyüzündeki konumu ile aynıydı. O dönemde insanların yıldızlara verdiği önem, bu detaydan anlaşılabiliyor. Ancak asıl soru; o zamana kadar bir yapı yapılmamışken, neden bir yapı yapılma gereği duyulmuştu?”
Andrew Collins, soruyu şöyle yanıtlıyor: “Cevap, jeolojik zaman dilimindedir. Çünkü bu dönem, bin 200 yıllık buzul çağının sonuna denk geliyor. Göbeklitepe ise bu dönemde kuruyup, yaşama elverişli hale gelen ilk toprak. Bu dönemde yüz yıl boyunca minik buzul hareketleri, seller, taşkınlar devam etti. Dolayısıyla orada yaşayan insanlarda bir tür travma gelişti. O dönemde psikologlar yoktu, dolayısıyla insanlar şamanlara gidiyorlardı. Şamanlar da bu bölgede doğudan ve batıdan gelen insanları kabul ediyordu. Buradaki iklim ılıman olduğu için daha soğuk olan bölgelerden pek çok insan geliyordu.
Göbeklitepe civarında bulunan mezarlar, bu topluluğun mezar yapısına benzerlik gösterir. Sibiryalılar, Rusya-Ukrayna bölgesinde yaşamış, ileri teknolojide aletler yapabilen, madencilikle uğraşan, şamanik bir topluluktur. Onlar da Kuğu takımyıldızına büyük önem vermişlerdir.
Aynı zamanda, Göbeklitepe bölgesinde yaşayan yerel halk olan Zarziyan’ın etkisi de büyük olmuştur. Levantlar ve Kuzey Afrika’da Nil Vadisi’nde yaşayanların izleri de bu bölgede gözlemlenebilir. Bu nedenle Göbeklitepe, tufan sonrası oluşan travmanın düzelmesi için şamanlar tarafından kurulan ve farklı kültürlerden insanların ziyaret ettiği kozmopolit bir yapı olarak nitelendirilebilir.
Şamanlar, tufanın doğaüstü yaratıklar tarafından gerçekleştirildiğine ve tufanların işaretinin kuyruklu yıldızlar olduğuna inanmaktaydı. Göbeklitepe’de şamanlar, tufanla mücadele etmek için gökyüzü dünyasına doğru bir yolculuğa çıkıyorlardı. Kuyruklu yıldızlar, köpek, tilki, kurt gibi farklı hayvanlarla özdeşleştirilirdi.
Bu bölgedeki hayvan figürlerinin, kuyruklu yıldızlarla doğrudan bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Göbeklitepe, özellikle Kuzey Avrupa kültürü dâhil birçok farklı kültürdeki inancı bir araya getirmiş ve özellikle Kuğu takımyıldızı, Samanyolu ve Kuzey Gök Kutbu’nu inceleyen bir yapı olarak öne çıkmaktadır.
Göbeklitepe Genetik Laboratuvarı mı?
“Amon Ra”, “Son Çağrı” ve “Annunnakiler” kitaplarının yazarı olan araştırmacı Gök Türk, Göbeklitepe’nin sadece bir tapınak değil, aslında bir laboratuvar olduğunu iddia ediyor. Gök Türk, “Günümüzden 12 bin yıl öncesinde kurulan bir yapı Göbeklitepe. Bu dönemde bakır, demir gibi madenlerin kullanılmıyor olması lazım. Elinde bu tarz bir araç olmayan kişiler böyle bir yapıyı inşa edemez. Ya bu dönemde bu madenler vardı ve bilimin bize verdiği maden süreleri yanlış ya da başka bir müdahale var” diyerek düşüncelerini dile getiriyor.
Gök Türk, sözlerine devam ederek, “Bereketli Hilal adı verilen bölgede yer alan Göbeklitepe, insanların evcilleştirme çalışmalarına başladığı yerdir. Bu anlamda ilktir ve önemlidir. Burası hayvanların evcilleştirildiği ve bitkilerin yenilebilir hale getirildiği bir laboratuvardı. Hayvanlar insanlara yardım edebilecek hale getiriliyordu. Bu nedenle burada hayvan kemikleri ve havan bulunmuştur. İnanıyorum ki yanmış otlar da bulunacak” diyor.
Gök Türk, Göbeklitepe’nin Çatalhöyük gibi ilk şehirleşmenin bulunduğu bir bölgeye yakın olmasının sebebini, “O dönemde maden kültürü yok ama bu bölgeler inşa edilmiş. Bence bunları insan yapmadı” şeklinde açıklıyor. Ayrıca, tarih boyunca medeniyetlerin tanrılarının aslında başka bir gezegendeki daha ileri bir medeniyetten geldiklerini savunarak, bu teoriye “Kadim Uzay Astronotları” adını veriyor ve Göbeklitepe’deki çalışmaların bu medeniyet tarafından yapıldığını öne sürüyor.
Göbeklitepe için Klaus Schmidt, ‘tapınak’ demiştir. Ben buna karşıyım çünkü dünyada yapılmış ziguratlar, piramitler; hepsi amaç doğrultusunda yapılmış fabrikalardır. Göbeklitepe de bir tapınak değildi. Sonrasında kutsal kabul edilip tapınılmış olabilir. Orası bir evcilleştirme laboratuvarı idi. Orada çizilmiş olan hayvanların hepsinin yabani olmasının sebebi de buydu” diyen Gök Türk, düşüncelerini şu şekilde sürdürüyor: “İsrail’deki Eliha bölgesi de böyledir, neolitik dönemden kalan bir yapıdır. Orada da çanak çömlek yoktu, tıpkı Göbeklitepe’de bulunamadığı gibi. Çünkü buralar yaşam alanı değildi.
Göbeklitepe’de toplamda 20 tane dairesel yapı var. Şimdilik sadece altı tanesi toprak üzerine çıkarılmış. Yeni bulunacak yapıların da tarihin seyrini değiştireceğine inanıyorum. Yapılar aşağı indikçe, sembollerin ortaya çıkmasını bekliyoruz. Benim fikrim oraların ahır olduğu yönünde. Hayvan kemikleri bulunuyor, bir kısmının başsız olması da genetiklerinin üzerinde çalışıldığının ispatı. Şu anda bile GDO, tozlaşma gibi teknolojiler kullanılıyor, bu çalışmalar için ciddi bir bilim-teknoloji laboratuvarı gerekiyor. MÖ 11000-7400 arasında evcilleştirilmiş ne varsa onları yiyor, o hayvanlarla çalışıyoruz, üzerine hiçbir şey ekleyemedik.
Toprağın altında büyük bir tapınağın bulunduğuna inanan Gök Türk, “Göbeklitepe’nin en önemli özelliklerinden biri de şu; bugün hangi antik kente giderseniz gidin depremler, talanlar gibi nedenlerle tahrip olma hali vardır ancak Göbeklitepe ilk kurulduğu andaki gibi duruyor hala. Çatlama, kırılma, düşme, erime gibi durumlar görülmüyor. Göbeklitepe’nin enerjisel olarak da özel bir yere kurulduğuna inanıyorum. Pek çok ziyaretçi taşları görmeye gelmiyor, oradaki enerjiden yararlanmaya geliyor. Oraya gidip gözlerinizi kapattığınızda bunu kolayca fark edebilirsiniz” diyor.
Gök Türk, konunun detaylarını “Anunnakiler” adlı kitabında anlatarak, sözlerini şu şekilde tamamlıyor: “Göbeklitepe ileri teknolojili bir laboratuvardı ancak günümüze sadece taş yapılar kaldı. Orada kullanılan aletleri Anunnakiler geri götürdü. Bunun sebebi de ‘Dünya dünyalılarındır’ yaklaşımını benimsemeleridir. Bizim kendi kendimize ilerlememizi istiyorlar.”

