Çanakkale Cephesi, I. Dünya Savaşı içinde yer alan cephelerden biri olmasına rağmen, diğer cephelerdeki savaşlara oranla, Türk kültür ve tarihinde önemli izler bırakmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri, Çanakkale Cephesi’nde atılmıştır. Savaş yıllarında yazılmış, sayısız hikâye ve mektuplar bulunmaktadır.
Askerlerin çarpıştığı siperlerin arasının çok yakın olması sebebiyle; Türk ve Anzak askerleri arasında karşılıklı alışverişler yapılmıştır. Gece karanlık çöktüğünde savaşın durması ile beraber, her 2 cephedeki hareketler çok rahatlıkla hissedilebilmektedir. Hatta anlatılanlara göre; Yeni Zelandalılar bulunduğu siperde gece gitar çalıyor, bizimkiler dinliyor, hatta şarkı bitiminde alkışlıyorlarmış. Bazen de Türk askerinin bulunduğu cephede; askerler türküler söylüyor, karşı taraftaki cepheden alkışlar yükseliyormuş. Öyle ki kâğıtlara istek yazarak karşılıklı cephelere gönderilmekteymiş.
Anlatılan bir hikâyeye göre; Anzak askerlerinden gelen istek şarkısının 3 gün boyunca çalınmaması üzerine, isteğin neden çalınmadığına dair kâğıt gönderilmiş, Türk askerleri ise; çünkü siz 3 gün önce güzel sesli askerimizi vurdunuz, yanıtını vermişlerdir. Savaşın uzun sürmesi ve siperlerin yakın olması sebebiyle yiyeceklerde dâhil, karşılıklı birçok paylaşımların yapıldığı söylenmektedir.
Çanakkale Savaşı’nda her 2 cephede savaşan askerler hakkında çok sayıda hikâye yer almaktadır. 14 Mayıs 1915’te 19. Tümen Komutanı olan Mustafa Kemal, siperlerin durumunu ve Türk askerinin ruh halini şu sözlerle anlatmıştır:
“Karşılıklı siperler arasındaki mesafe 8 metre, yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekilerin hiçbirisi, kurtulmamacasına hepsi düşüyor. İkinci siperdekiler yıldırım gibi onların yerine gidiyor fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Bomba, şarapnel, kurşun yağmuru altında öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılma yok. Okuma bilenler Kur’an-ı Kerim okuyor ve cennete gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler ise Kelime-i Şehadet getiriyor ve ezan okuyarak yürüyor. Sıcak cehennem gibi kaynıyor. 20 düşmana karşı her siperde bir nefer süngüyle çarpışıyor. Ölüyor, öldürüyor. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren dünyanın hiçbir askerinde bulunmayan tebriğe değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale Muharebelerini kazandıran bu yüksek ruhtur.”
İşte bu şartlar altında yaşanan ve zaferle sonuçlanan savaşın içinde, insanın yüreğinin en derinlerine dokunan sayısız hikâye yaşanmıştır. Bu hikâyelerden birkaçı ve askerlerin yazdığı bazı son mektuplar şu şekildedir:
Söyleyin Hakkını Helal Etsin
Savaşın devam ettiği sırada, Kocadere köyünde büyük bir sargı merkezi kurulmuştur. Kimi Urfalı, kimi Bosnalı, kimi Adıyamanlı, kimi Gürünlü, kimi Halepli çok sayıda yaralı getirilmektedir. Getirilen yaralılar arasında yarası oldukça ağır olan Lâpseki’nin Beybaş Köyü’nden bir asker bulunmaktadır. Zorlukla nefes alabilen askerin dilinden tane tane kelimeler dökülmektedir. Ölme ihtimalim çok fazla diyen asker, yazdığı pusulanın arkadaşına ulaştırılmasını istemiştir.
Askerin pusulasında; Ben köylüm Lâpsekili İbrahim onbaşıdan 1 mecit borç almıştım. Kendisini göremedim, belki ölürüm, ölürsem söyleyin hakkını helal etsin yazmaktadır. Son sözü ”hakkını helal etsin olan” asker, ‘’sen merak etme evladım’’ diyen komutanın kollarında şehit düşer.
Sürekli yaralıların getirildiği alanda aradan çok fazla zaman geçmeden, gelen yaralılardan biri şehit düşer. Şehitlerin üzerinden çıkan künyeler ve eşyalar komutana ulaştırılır. Komutan eline geçen bir pusula ile gözyaşlarını tutamaz. Ellerini yüzüne kapatır, bir süre hıçkırarak ağlar. Bulunan pusula üzerinde şu sözler yazmaktadır; ‘’Ben Beybaş köyünden arkadaşım Halil’e 1 mecit borç vermiştim. Kendisi beni göremedi, biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki bende dönemem. Dönemezsem arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal ettim’’ yazmaktadır.
Öldürmek İstediğin Düşmana Neden Yardım Ediyorsun?
Çanakkale’de yabancıların anıt açılışı töreninde, Çanakkale Savaşı’na katılmış ve çok ciddi yaralar almış General Gouraud’da bulunmaktadır. Törenin bitiminde Fransız General, Türk asker abidelerini ziyaret etmek istediğini söylemiştir. General yanındakilerle birlikte Arıburnu tepesinde, Mehmet çavuş isimli dikilmiş 3 metrelik bir taş yığınının önüne varmıştır. General bacağının ve kolunun bir kısmını kaybettiği, çarpıştığı bu Türk askerinin mezarı önünde büyük bir saygı ile eğilir. General meraklı bakışların kendine yöneldiğini fark ederek şu sözleri söylemiştir;
”Bir sabah günün ilk ışıkları ile birlikte savaş yeniden başlamıştı. Türkler savaş konusunda çok ama çok mahirdi. Kendileri ile başa çıkmak imkânsızdı. Süngü çatışmamız fasılalarla akşam geç vakte kadar devam etti. Ortalık kararınca Türklerle anlaşma yaptık. Harp sahasını gezecek, yaralıları sahaya getirecektik. Ben de aralarına katıldım. Bir Mehmetçik bir ara kucağındaki yaralıyı tedavi etmek amacıyla kendi gömleğini parçalayarak yaralı askerin yarasını sarıyordu. Akşamın karanlığında değme ressamın fırçasından çıkmayacak bir tablo karşısında idim. Uzun müddet seyrettiğim bu tablodaki Türk askeri, kendi yaralarına yerden avuçla aldığı toprakları bastırıyordu. Kucağındaki yaralı için ise, durmadan gömleğinden parça yırtmakla meşgul idi. Efendiler, kendi yarasına toprak basıp, kucağındakine gömleğini yırtan bu kahraman asilin kucağındaki yaralı kimdi biliyor musunuz?” Türk askerinin kucağındaki bir Fransız askeri idi efendiler! Bir Fransız askeri!“
O Türk askerine “niçin öldürmek istediğin düşmana yardım ediyorsun?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: Bu Fransız asker yaralanınca cebinden yaşlı bir kadının resmini çıkardı, bir şeyler söyledi. Anlamadım ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok. İstedim ki, o kurtulup anasının yanına dönsün!
Yüksek Sesle Ağlamamanızı Dilerim
Zahit Üsteğmen 34 yaşında, 8 Ocak 1916’da Kereviz Dere Mevkii’ndeki ‘Şehitler Tepesi’nde yaşanan kanlı muharebede patlayan bir mayınla şehit olmuştur. Üst teğmen şehit olduktan sonra cebinden bir mektup zarfı, içinde de küçük bir saç demeti çıkmıştır. Bu saç demeti Nadide adlı yavrusunun saçıdır.
Cebinden çıkan mektupta ise şu sözler yazmaktadır;
“Pınarbaşı İlçesi Kılıç Mahmutbey Köyü’nden Ahmet Efendi kızı eşim Hanife Hanım’a;
Hem kendim hem mesleğim itibariyle tam bir asker, hem de şerefli bir askerim. Asker olmam nedeniyle, gidip gelmemek, gelip bıraktıklarımı bulmamak olabilir. Bu gibi durumların insanlık âleminde meydana gelebileceği inkâr olunamaz. Şu vasiyetnameyi yazmak, hemen ölmek demek değildir.
İlahi mukadderat; ben seni, sen beni tanımadığımız halde uzak memleketlerden bizi birbirimize nasip etti. Allah’ın emrine ve peygamberin kavline göre nikâhımız kıyıldı. Yaşadığımız sürece geçimimizi sağlamaya çalıştım. Şayet vatanım uğruna şehit olursam, Yüce Allah elbet ruhlarımızı birleştirir.
Böyle bir hal olduğunda mevcut eşyam ve taşınabilir mallarımdan mihri müeccelinizi (payınıza düşen tazminatı) almanız için sizi vekil tayin ediyorum. Eğer yetmezse hakkınızı helal edeceğinize ve beni borçlu yatırmayacağınıza eminim. Birbirimize verdiğimiz sözlerden dönmemenizi ister ve umarım. Ruhuma bir mevlid okutmak vicdanınıza kalmıştır. Kendim için başka bir şey istemiyorum. Şehitlik bana yeter. Bu vasiyetnamemi aldıktan sonra, yüksek sesle ağlamamanızı dilerim. Allaha emanet olun.

