On bir ayın sultanı Ramazan ayı, maneviyat bakımından zengin olan aylardan biri olarak her dönemde büyük bir heyecanla karşılanmıştır. İnsanlar için bir hidayet rehberi olan, doğru yolu gösteren, hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delili olan Kur’an’ı Kerim, Ramazan ayında indirilmiştir. Bu sebeple ‘’içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçla geçirsin’’ buyrulmaktadır. Osmanlı döneminde de bin aydan daha hayırlı olan Ramazan ayının gelmesi, insanlarda büyük bir heyecan uyandırmıştır. Bu dönemde, Ramazan’ın habercileri olan hilali müjdeleyenlere 150’şer kuruş verilirdi.
Günümüzde bu mübarek ayın içerisine girerken çoğunlukla “Nerede o eski ramazanlar?” sorusuyla karşılaşılmaktadır. Bu sorunun cevabını ecdadımız olan Osmanlı’da bulabiliriz. Osmanlı devleti sadece cihad vasfıyla değil, aynı zamanda kültür ve medeniyetiyle de dünyaya damgasını vurmuş bir cihan devletiydi. Büyüklerimizin bahsettiği o eski Ramazan anlayışı, Osmanlı’nın yaşadığı Ramazan geleneklerinde yer almaktaydı. Günümüzde çoğu unutulmuş durumda olan bu geleneklerden bazıları şunlardır;

Ramazan Tembihnameleri
Osmanlı İmparatorluğu’nda Ramazan ayı yaklaşırken, devlet erkânı saray ve devlet dairelerinde özel bir heyecan ve koşuşturma yaşardı. Ramazan ayının huzurlu ve sorunsuz bir şekilde geçmesi için gerekli tüm önlemler alınır ve halka yönelik tembihnameler yapılırdı. Bu tembihnameler padişah, sadrazam ve diğer devlet erkânı tarafından yazılan hattı hümayunlar şeklinde yayınlanır ve halka dağıtılırdı. Camilerde vaazlar verilir, bekçiler ve han işletmecileri tarafından da ilan edilirdi.
Bu tembihnamelerde, halka yemeklerin israf edilmemesi, dikkatle yapılması, kılık kıyafete dikkat edilmesi, İslam dinine daha da güçlü bir şekilde bağlanılması, mesai saatlerinin iftara ve namaz vakitlerine göre ayarlanması, gayrimüslim tebaanın rahatsız olmaması için davulcuların onların köylerinde davul çalmaması gibi konularda uyarılarda bulunulurdu.
Diş Kirası
Osmanlı toplumu, iftar saatlerinde evlerin sokak kapılarını açık bırakarak, sokaktan geçen herhangi bir kişinin misafir olarak iftar yapmasına olanak tanırdı. Bu gelenek, yemeklerin paylaşımı, misafirperverlik ve dayanışma gibi değerleri yansıtması açısından çok anlamlıydı. Misafirlere, Osmanlı Şerbetleri gibi lezzetli ikramlar sunulur ve sonunda ev sahibi, “diş kirası” adı verilen bir miktar para verirdi. Sadrazam Mahmut Paşa tarafından ilk kez başlatılan bu gelenek, asırlar boyunca devam etti. Anlamı “Soframıza bereket kattığın, yemeklerimizden yediğin ve bize sevap kazandırdığın için teşekkür ederiz” şeklindeydi.

Zimem Defteri
Ramazan ayında zengin ve varlıklı kişiler, esnaf dükkânlarına giderek “zimem defteri” yani veresiye defteri isterlerdi. Defterin başından, ortasından ve sonundan rastgele sayfalarını açarak “Silin borçlarını, Allah kabul etsin.” diyerek borçlarını öder, sevap kazanırlardı. Bu şekilde borçların kimin tarafından kapatıldığı veya borçlu kişilerin kim olduğu bilinmezdi. Bu gizlilik sayesinde iyilik gizli kalmış olurdu.
Ramazan Eğlenceleri
Osmanlı döneminde Ramazan ayı, resmi bir festival havası taşıyan eğlencelerle doluydu. Gündüzleri dinlenerek geçirilen bu ayda, gece saatlerinde birbirinden renkli etkinlikler gerçekleştirilirdi. Karagöz, meddah ve ortaoyunu gibi gösterilerle yetenekli insanlar hünerlerini sergiler, izleyicilere keyifli anlar yaşatırdı. Ramazan ayının en belirgin özelliklerinden biri de sahura kadar devam eden davul ve mâni geleneği idi. Ramazan boyunca sokaklarda dolaşan davulcular, evleri gezerek insanları sahura kalkmaya teşvik eder ve mâniler söylerdi.

Huzur Dersleri
Ramazan ayında Osmanlı sarayında gerçekleştirilen tefsir derslerine “Huzur Dersleri” denirdi. Bu dersler, özellikle Ramazan ayına özgü bir uygulamaydı ve padişahın huzurunda düzenlenirdi. Dersler bir mukarrir ve 7 ila 15 arasında değişen muhataplardan oluşurdu. Mukarrir dersi anlatır, muhataplar ise konuları usulüne uygun bir şekilde dinleyerek tartışmaya açarlardı. Bu tartışmalar genellikle Kadı Beyzâvî Tefsiri üzerinde yoğunlaşırdı.
Huzur dersleri önceki dönemlerde de yapılmış olsa da, Sultan III. Mustafa döneminde resmi hale getirilmiştir. 1759’dan itibaren her yıl Ramazan ayında pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri öğle namazından ikindi namazına kadar yapılırdı. İkindi namazından sonra padişahın hareme çekilmesiyle son bulurdu. Huzur dersleri, son Osmanlı halifesi Abdülmecid dönemine kadar düzenli olarak gerçekleştirilmiştir.
Mahyacılık
Mahyalar, Ramazan ayında İstanbul ve Anadolu şehirlerinde yaygın olan bir gelenektir. Tarihi 16. yüzyıla kadar uzanır. Mahyalar ilk olarak Fatih Camii ve Beyazıt Camii’ne asılmıştır. Mahyaların üzerine hadisler ve güzel sözler yazılır ve akşam ışığında teravih namazlarına giderken gökyüzünde bir yıldız gibi görülürlerdi. Mahyacılık, Osmanlı Dönemi’nde zor bir meslek olarak kabul edilirdi ve mahyaların hazırlanması ve asılması oldukça zahmetli bir işti.
Mahyaların ışık saçması için içlerine kandiller konulurdu ve bu kandiller iftar ve teravih arasında yaklaşık olarak bir saat boyunca yanardı. Halk, bu kısa süre içerisinde mahyaları görmek için sokaklara akın ederdi. Örnek mahyalar arasında “Ya Gâni, Ya Mabut, Ya Kâfî”, “Ya Şehr-i Ramazan”, “Ya Kerim”, “Allah”, “Bismillah”, “Elhamdülillah”, “Merhaba”, “Merhaba Ya Şehr-i Ramazan”, “Gufran Ayı”, “Safa geldin” ve “Elveda” gibi sözler bulunurdu.

Arife Çiçeği
Osmanlı döneminde, bayramlar özellikle çocuklar için ayrı bir öneme sahipti. Bayramlık kıyafetleriyle sokaklarda dolaşan çocuklara “Arife Çiçeği” denirdi. Bu terim, Osmanlı’dan gelmektedir ve bayramdan birkaç gün önce yapılan alışverişin ardından çocukların giysilerini bayramdan bir gün önce, yani Arife günü, giyerek sabırsızlıkla dolaşması anlamına gelirdi.
Osmanlı’da Bayram
Osmanlı döneminde bayramlar, Sultan’ın bayram namazı için camiye gelmesiyle başlardı. Namaz sonrasında saraya dönen Padişah, önce annesinin elini öpüp ardından diğer aile fertleriyle bayramlaşırdı. Bayram tebriğinin ardından, Padişah güzel işlemeli keselerle çocuklara para saçarak onların sevinçlerine ortak olurdu. Bu gelenek, Osmanlı’da bayramların kutlanma şeklinin bir parçasıydı. Padişahın, ailesi ve halkla bayramlaşması ve çocuklara para dağıtması, toplumun bir arada sevinmesi ve dayanışmasını pekiştirirdi.

