Tarihsel olarak, pek çok kez, yeni doğmuş bebeklerin, genellikle izole edilerek deneylere tabi tutulduğu bilinmektedir. Bu deneyler sırasında, bu bebeklerin dış dünya ile herhangi bir dilde iletişim kurmaları engellenmiş ve bu tür girişimlere genellikle “dil yoksunluğu deneyleri” adı verilmiştir. Temel amaç, dilin kaynağını keşfetmek ve insan doğasının daha derin katmanlarını anlamaktır.
Bebeklerin belli bir alana kapatılıp dış dünyadan tamamen izole edilmesi, tarih boyunca insanların merak ettiği bir konu olmuştur. Bu merak, “ana dil” olarak adlandırdığımız şeyin kökenini araştırmak amacıyla, hatta insan olmanın temellerini daha derinden anlamak için yapılan sayısız etik dışı deneylerle sonuçlanmıştır. Bu deneyler, esasen insanlığın dilin kaynağını anlama isteğiyle yapılmış olsa da daha derin bir amaca hizmet etmiştir: insanın özünü anlamaya çalışmak.
Ancak, bu tür bir anlayışa ulaşabilmek için bebekleri izole etmek son derece etik olmayan bir davranış olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle Roger Shattuck gibi kültür tarihçileri tarafından bu tür deneylere “Yasak Deneyler” ismi verilmiştir.

Mısır Firavunu I. Psamtik’un Yaptığı Dil Deneyi
MÖ 664-610 yılları arasında Mısır’ı yöneten Firavun I. Psamtik’un (Psammatikos) yaptığı deney, dil öğrenme mekanizmalarını anlamaya yönelik önemli bir adımdır. Aynı zamanda tarihte kaydedilmiş ilk dilbilim çalışmalarından biridir. Firavun I. Psamtik, kendi başına büyüyen çocuğun Arapça öğreneceği efsanesine benzer bir düşünceye sahipti. Bu nedenle, ülkesinde doğan her bebeğin neden ve nasıl Mısır dilini konuşmaya başladığını anlamak için bir merak duymuştu.
I. Psamtik’a göre, Tanrı da Mısırlıydı ve bu sebeple dünyaya gönderilen her çocuk, Mısır dilini varsayılan olarak biliyordu. Firavun, bu düşüncesini kanıtlamak amacıyla bir deney yapmaya karar verdi. Tarihteki ilk dilbilim çalışmalarından biri olan I. Psamtik deneyinde, yeni doğan bir bebeğin kimseyle iletişim kurmasını engelleyecek, ardından çocuk büyüdüğünde eğer Mısır dilini konuşursa, kendi bakış açısını desteklemiş olacaktı. Yani, Tanrı’nın gerçekten de Mısırlı olduğunu gösterecekti.
Herodot’un anlattığına göre; MÖ 600 civarında Mısır Firavunu I. Psamtik, yeni doğmuş iki bebeği ailelerinden alıp bir çobana teslim etmiş ve çobana bu bebeklerle konuşmayı kesinlikle yasaklamıştır. Bu bebekler, kendi aralarında bir dil geliştirmişler ve bu yeni dilde ilk söyledikleri kelime “becos” olmuş. Bu kelimenin Mısırlıların dilinde olmadığı ve yıllar önce Anadolu’da yaşamış olan Friglerin konuştuğu dildeki “ekmek” kelimesiyle benzerlik gösterdiği anlaşılmıştır. Bu durum, o dönem Mısırlılarının kendilerinin ve dillerinin kökeninin Frigya olduğuna inanmalarına yol açmıştır.
Ancak bazı tarihçi ve bilim insanları, bebeğin kullandığı kelimenin, örneğin “agu” gibi tamamen rastgele çıkan bir kelime olduğu düşüncesindedir. Diğer bir olasılık ise, bebeğe yemek getiren hizmetkârlardan birinin ağzından “bekos” gibi bir kelime çıkmış olabilir ve çocuk, yalnızca o kelimeyi duyduğu için “bekos” demiş olabilirdi.

Yapılan Diğer Dil Yoksunluğu Deneyleri
Firavunun deneyinden yaklaşık 1800 yıl sonra, 13. yüzyılda Roma imparatoru II. Frederik tarafından gerçekleştirilen bir başka deneyde de benzer bir yöntem izlenmiş. Bebekler, ailelerinden ayrılarak minimum insan etkileşimiyle büyütülmüş ve onlarla hiç konuşulmamış. Temel ihtiyaçları karşılanmış olmasına rağmen, bebeklerin hangi dili konuşacağı merak konusu olmuştur. O dönemdeki tahminlere göre bebeklerin ya İbranice, ya Yunanca, ya Latince ya da Arapça konuşacakları düşünülmüş; çünkü bu diller kutsal kitapların ya da antik metinlerin dilleriydi. Dolayısıyla, II. Frederik’in asıl amacı, Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın hangi dili konuştuğunu keşfetmekti.
Bu deneylerin sonucunda Salimbene adlı tarihçi, bebeklerin hangi dili konuştukları hakkında bilgi vermemekle birlikte, deneyleri gerçekleştirenlerin zalimliklerini detaylı bir şekilde aktarmıştır. Bu deneyler, insanın dilinin kaynağını bulma arayışının yanı sıra, insan doğasının temellerini anlama amacı taşısa da, yapılan yöntemler etik açıdan sorgulanmış ve eleştirilmiştir.

Deneyler Dışında Farklı Sebeplerle İzole Büyüyen Çocuklar ve Sağır Çocuklar
Daha sonraki dönemlerde, deneylerin dışında farklı sebeplerle izole bir şekilde büyüyen çocuklar da tespit edilmiştir. Bu çocuklar, insanlardan uzak, doğada tek başlarına büyüyen “vahşi çocuklar” olarak bilinirler. İnsanlarla temas etmedikleri için, genellikle bizim kullandığımız gibi bir dil yeteneği geliştiremezler. Örneğin, Ukrayna’da bulunan Oksana isimli bir kız, köpeklerle birlikte büyüdüğü için onların diliyle iletişim kurabiliyor.
Bu durum, sadece köpeklerle değil, ayılar, koyunlar, inekler, keçiler ve hatta devekuşları gibi hayvanlar tarafından büyütülen diğer çocukların varlığına da işaret ediyor. Bu çocuklar, doğal olarak yetişkinliklerine kadar büyüdükleri hayvanlara benzer davranışlar geliştirmeye başlarlar. Ancak insanlarla bir araya geldiklerinde pek çok şey öğrenirler, ancak genellikle dil yetenekleri hiç gelişmez.

Bir diğer doğuştan gelen izolasyon yolu ise sağırlıktır. İşaret dili bilmeyenlerle çevrili olan sağır çocuklar, kendi dillerini geliştirmeye çalışırlar. Örneğin, Nikaragualı çocuklar, 1980’e kadar hiç iletişim kurulmadığı için doğuştan izole olmuşlardır. Nikaragua’daki devrimden sonra, onları ülkenin ilk işitme engellilere özel okulunda bir araya getirmişler ve kendilerini daha iyi ifade edebilmeleri için işaret dilini öğretmeye çalışmışlardır. Ancak bu çabalar, çocuklar artık bebek olmadıkları için amaçlarına tam olarak ulaşamamıştır. Bu çocuklara işaret dili öğretememişlerdir.
Ancak ilginç bir gelişme yaşanmıştır: Çocuklar, kendi aralarında el hareketleri ve yüz mimiklerini kullanarak yeni bir işaret dili geliştirmişlerdir. Bu durum, dili anlamak isteyen dil uzmanlarının dikkatini çekmiş ve bu yeni dili çözmeye çalışmışlardır. Uzmanlara göre, çocukların geliştirdiği dil oldukça karmaşık ve zengin bir yapıya sahipmiş.
Bütün bu deneyler sonucunda, aslında iletişim için sese ihtiyaç duyulmadığı ortaya çıkar. İletişim, insanlığın ortak mirasıdır ve insan olmanın kaçınılmaz bir sonucudur. Günümüzde, dilin nasıl ortaya çıktığı ve nasıl evrildiği tam olarak anlaşılamamış olabilir, ancak kesin olan bir şey var: Konuşmak, sahip olduğumuz bilgileri paylaşmanın en temel yoludur.
